31 Ağustos 2020 Pazartesi

Belçika GP'sinin Ardından

 Belçika'daki efsane Spa pisti bir çok efsanevi yarışa, bir çok efsanevi kazaya ve bir çok efsanevi mücadeleye sahne olmuş, müthiş bir pist. F1 takvimindeki en büyük yükselti değişimine ve en uzun mesafeye de sahip. Bu nedenle yarış öncesi F1 izleyicileri elbette çok heyecanlıydı, üstelik yağmur ihtimali de ortaya çıkınca Belçika'da güzel bir yarış izleyeceğimizi düşünüyorduk. Fakat beklenen yağmur gelmeyince, üstelik Mercedes belki de en domine yarışlarından birisini çıkarınca 44 tur boyunca yarış yerine konvoy izledik. 

Yarışı pol pozisyonundan başlayan Lewis Hamilton, bütün turları lider giderek kazandı. En hızlı turu son turda Ricciardo elde etmemiş olsaydı kariyerinin 6. grand chelem (galibiyet, pol, en hızlı tur, tüm turları lider gitme) istatistiğini elde edecekti fakat olmadı. Valtteri Bottas ortalama bir performansla ikinci oldu, Verstappen ise podyum serisini sürdürdü. Renault pilotları Ricciardo ve Ocon 4-5 bitirdiler, Ricciardo son tur en hızlı turu atarak Renault'a F1'e döndüklerinden beri ilk en hızlı turunu getirdi. Ocon ise son tur 32 tur boyunca orta hamuru kullanan Albon'u geçti. Albon 6, son turlarda yine hızlanan Norris 7, günün pilotu seçilen ve 12.başlayan Gasly 8.sırada bitirdi. Günün son puanlarını ise beklentilerin altında kalan Racing Point pilotları Stroll ve Perez elde etti. Yarışı izlemeyenler "e nerede bu Ferrari" diyebilir. Ferrari'nin kötü olduğunu biliyorduk, ama bu yarış herkesi şaşırttılar ve hiç bir sorun yaşamamalarına rağmen 13-14 bitirerek puan alamadılar. Startta 5 sıra kazanan Leclerc bütün kazandığı yerleri 6 tur içinde geri verdi. Ferrari içler acısı bir haftasonu geçirdi.

Lafı uzatmadan, çifter çifter takımları ve bu haftaki durumlarını inceleyelim.



Hamilton, zaferi hayatını kaybeden oyuncu Chadwick Boseman'a adadı.


Mercedes ve Renault ikilisiyle başlayalım. Mercedes'in W11 ile bu pisti de domine etmesi şaşırtıcı değildi elbette. Rakipsiz olmaları bekleniyordu, ki öyle de oldu. Hamilton Cumartesi günü müthiş bir tur ile pol pozisyonunu yarım saniye fark ile elde etti. Bottas iyi bir gün geçirmedi ve Verstappen'in sadece 0.005 saniye önünde ikinci olmayı başardı. Yarışı da başladıkları gibi bitirdiler. Bottas bu kez startta (starttan sonraki kısa mesafenin de yardımıyla) Verstappen'e herhangi bir avantaj vermedi, farkı da yeri geldiğinde açıp yeri geldiğinde sabit tutarak kolay bir ikincilik elde etti. Burada muhtemelen verilen mesaj şu idi: sen sadece bizim izin verdiğimiz derecede rekabetçi olabilirsin. Verstappen mesajı almış mıdır bilinmez, fakat Monza'da daha agresif olacaktır. Mercedes ile ilgili bahsedebileceğimiz diğer bir kısım ise Bottas'a giden "motor modunu birbirinize karşı kullanamazsınız" mesajı. Örtülü bir takım emri diyenler oldu, çünkü Bottas hayal kırıklığına uğramış gibi bir cevap verdi. 

Renault'a gelelim. Renault motorunun bu sene atılım yaptığı söyleniyordu, bunu net şekilde görmüş olduk. Puansız geçen aerodinami pisti İspanya'dan sonra sıralama turlarını 4-6 bitirdiler, startta da Ocon Albon'u geçerken, Ricciardo Verstappen'i özellikle Kemmel düzlüğü sonunda epey zorladı. Pitlerden sonra Albon'un gerisine düşen Ocon, son turda yerini geri aldı. Ricciardo ise Verstappen'in lastikleri biterken son turlarda kendisine iyice yaklaştı. İngiltere'deki gibi bir sürpriz görebilseydik, Renault podyuma çıkacaktı demek yanlış olmaz. Ricciardo böylece bu sezon 2.kez 4.sırada bitirmeyi başardı. Ocon ise zor başlayan senede en iyi sonucunu elde etti. Renault'da işler yolunda gibi, özellikle Ocon'un ileri adım atması, 2021'de onlar adına epey iyi bir gelişme olacak. 

Haftanın yıldızları.

Gelelim Red Bull ve McLaren ikilisine. Red Bull, daha doğrusu Verstappen için epey olaysız ve sıkıcı bir yarış oldu demek mümkün. Verstappen, sıralamalardaki güçlü ve yakın performansını yarışa elinden geldiğince yansıtsa da, Mercedes'lerin gücüne bir yerden sonra yetişmek mümkün değil. Yine de podyum serisini 6 yarışa çıkarmayı başardı Verstappen ve şampiyona ikinciliğini sürdürdü. İki Mercedes'in arasına girmeyi başarabilirse sezon sonu, büyük iş yapmış olacak. Öte yandan, sezonun en iyi Cumartesi gününü geçiren Albon, yarışta startın kaybedenlerinden oldu, pitlerde yerini geri alsa bile yine stratejide kaybeden isim oldu ve 44 turluk yarışın 32 turunu orta hamur ile gitmek zorunda kaldı. Son turda da Ocon'a karşı nefesi maalesef yetmedi. Albon stabil yarışmaktansa, agresif stratejilerle daha güçlü olabiliyor. RBR'den daha değişik bir strateji beklerdim ben. 

McLaren için ise iyi denilebilecek tek bir şey vardı: 10.başlayan Norris'in 7.bitirmesi ve son turlarda Ocon-Albon ikilisini zorlayabilmesi. Startta her ne kadar yer kaybetse de, Leclerc'in gerilemesi ile birlikte bu yeri geri aldı ve sonrasında da iyi bir performans ile klasik bir Lando günü geçirdi. Böylece şampiyonada Leclerc ile puanları eşitledi, Ferrari'nin Monza-Mugello'da yavaş kalacağını düşünürsek, şampiyona beşinciliğine yükselmesi büyük bir ihtimal. Carlos Sainz ise şanssızlık ve arıza dolu senesine devam ediyor. Egsoz arızası ile yarışa başlayamadı, Norris iyi bir performans gösterdi ve seneye koltuğuna oturacağı takım puan dahi alamadı. Epey üzücü bir haftasonu olmuştur onun için.

Bakışlar çok şey anlatır.

Geliyoruz en önemli kısma: Ferrari. Ferrari tarihinin en kötü yarışlarından birisiydi demek yanlış olmaz. Önce iki pilotla birden Q2'de elendiler, sadece Alfa Romeo, Haas ve Williams'ın önünde bitirdiler. Bu üç takımın kendi liglerinde olduğunu düşünürsek, haftasonunun en kötü takımıydı bile diyebiliriz. Yarışta Leclerc uçarcasına bir start aldı ve 8.sıraya kadar yükseldi, fakat Alonso'nun McLaren günlerini andırırcasına, kazandığı tüm pozisyonları bir bir geri verdi. Üstelik ilk piti de 10 saniye sürünce, Vettel'in gerisine düştü, sonrasında da Vettel'in sert savunmasıyla karşılaştı, yarışı da 14.sırada bitirdi. Vettel ise tüm yarış hiç ortada yoktu neredeyse, başladığı yerde bitirdi. Bu durumda elbette pilotlara hiç bir laf söylenemez, nitekim araç rezil durumda. Motor gerilemiş, aerodinami kötü, lastiklere iyi bakması da hiç bir şeyi etkilemiyor. Üstelik takım patronu Binotto, Ferrari'nin bir kriz içinde olmadığını söylüyor. Fakat bu açıklamaya hiç bir Ferrari fanının inandığını düşünmüyorum. Sorun yaşamadıkları halde iki pilot da puan alamadı. Monza-Mugello sonrası kelleler gidebilir, ki gitmeli de. Ferrari bu duruma kendi kendini getirdi evet, fakat tarihin en başarılı takımı bu konumu hak etmiyor.

İki pilot da durumdan memnun değil.

Sırada haftasonunun sürpriz takımları var, Alpha Tauri ve Racing Point. Racing Point için fazlasıyla sakin bir haftasonuydu, protestoların bir bir çekildiği iki haftalık sürecin ardından iyi performanslarını sürdürmeleri bekleniyordu, fakat sıralamalarda 8-9 oldular, yarışı ise Gasly'nin güçlü performansının ardından Stroll ile 9, Perez ile 10.sırada bitirdiler. Performanslarının neden düşük olduğunu Monza'da daha iyi yorumlayabileceğimizi düşünüyorum, fakat 4-5 biten İspanya sonrası beklenen bu değildi onların tarafında. Alpha Tauri ise iki araçla birden Q2'de elense bile yarışta çok daha iyi bir performans sergilediklerini söylemek mümkün, özellikle Gasly adına. Bu sene bir sıralamada ilk kez Gasly'nin önünde bitiren Kvyat, bu iyi performansını yarışa taşıyamadı ve yarışı başladığı gibi 11.sırada bitirdi, bu seneki istikrarsız performansını sergilemeye devam ediyor, Gasly'nin 18 puanına karşılık yalnızca 2 puanı var. Gasly ise, iyi performansını sürdürdü. İlk turu 10, üçüncü turu ise 8.sırada bitirdikten sonra iyi bir lastik koruma performansı gösterdi, son turlarda ise agresif stratejiyi iyi kullanıp 8.sıraya dönmeyi başardı. Bu vasat yarışta da günün sürücüsü seçildi böylece. Kendisini tebrik ediyoruz.

Senenin gizli süperstarlarından.

Bu uzun yazıyı son üç takımdan da bahsederek noktalayacağız. B liginde yarışan üç takım arasından en iyisi şüphesiz Alfa Romeo oldu bu hafta. Raikkönen'in Vettel'i düzlük sonu geçtiği ve yarışı iki Ferrari'nin önünde 12.bitirdiği bir yarış desek özetlemiş oluruz. Raikkönen son iki yarıştır iyi performans sergiliyor, 2021'de yarışır mı bilmesek de onu kariyerinin son demlerinde böyle rekabetçi izlemek F1 açısından gayet güzel. Giovinazzi için ise sözün bittiği yere bir kez daha geldik. Epey saçma bir hata yaptı ve aracından kopan lastik Russell'ın da yarışına mal oldu. Alfa Romeo milliyetçilik gazıyla kendisini tutmazsa, Giovinazzi için kısa F1 kariyerinin sonu geldi demek mümkün. Haas ve Williams'ın diğer pilotu Latifi için ise yorum yapılacak tek bir şey bile yok. Arkalarda sessiz sakin bir Spa turu attılar ve manzaranın tadını çıkardılar. Özellikle Magnussen bundan çok daha fazlasını hak ediyor tabii.

Spa'da 4 galibiyeti bulunan Raikkönen, sezonun en iyi yarışını çıkarttı.


4 Ağustos 2020 Salı

Lost'un En Güzel Bölümleri

Güzel bir Ağustos gününden herkese merhaba.

Lost, vakti zamanında tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de çok sevildi. Dizinin yayınlandığı zamanlar henüz çocuktum, bu nedenle maalesef diziyi güncel izleyemedim, seneler boyunca sürekli başlamaya çalışsam da hep yarıda kaldı. Sonunda bu sene başarabildim ve 121 bölümü 26 gün gibi kısa bir sürede bitirdim. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, Lost izlediğim en güzel ve en bağlayıcı dizi oldu benim adıma. Bu yazımda ise en sevdiğim Lost bölümlerinden bahsedeceğim. Seçmek zor oldu, çünkü kötü diyebileceğim bölüm sayısı en fazla 13-14. Ayrıca listemiz 11 bölüm, çünkü iki bölüm arasında seçim yapamadım.

NOT: YAZI AĞIR DERECEDE SPOILER İÇERMEKTEDİR.

Yazımızın kapağında elbette en sevdiğim karakter olan Locke var.



-Through The Looking Glass


Through The Looking Glass, bir çok konuyu içinde birleştiren bir bölümdü. Bir kere Lost'da flashback dönemini kapatıyor ve flashforward dönemini başlatıyordu. Sakallı Jack'i görünce hepimizin kafası başta karışmıştır, fakat bölüm sonundaki en iyi Lost sahnelerinden birinde, olayın aslını öğreniyoruz (WE HAVE TO GO BACK, KATE). İkincisi, kazazedeler ve Diğerleri arasındaki savaşın bu bölümde sonlandığını söyleyebiliriz. Çünkü, elektromanyetik alanın patlaması adayı bulunabilir hale getirmişti ve (o esnada kim olduğunu tam bilmesek de) Charles Widmore'un ekipleri adaya yaklaşmaktaydı. Bundan sonra dizi hayatta kalma savaşından çıkmış ve adayı savunma durumu başlamıştı. Sonuncusu ise, ne yazık ki duygusaldır: Charlie Pace'in kazazedelere son bir mesaj bıraktığı -Not Penny's boat- ve maalesef hayatını kaybettiği bölümdür bu. Tabi sinyal bozucuyu da devre dışı bırakarak, Jack'in şilebe ulaşmasını da sağlamıştı.

Penny'nin gemisi değil. Bir kez daha ağlattın bizi Charlie.


-The Constant


The Constant, Lost'un 5.sezonunun yol haritasını çizen bölümdü. Elektromanyetik alanın patlamasının yan etkilerinden birisi, bu patlamalardan etkilenmeyen Desmond'un zaman kırılması yaşaması ve bir takım görülere sahip olması olmuştu. Helikopter ile şilebe giderken bir fırtınanın içinden geçmişlerdi ve bu Desmond'un görülerden de öte, iki gerçeklik arasında yer değiştirmeye başlamasına sebep olmuştu. Bu durumu engellemek için, adaya şilep ile gelen fizikçi Faraday'dan yardım isterler, Faraday diğer gerçekliğe döndüğünde kendisini bulmasını ve onu gelecekteki Faraday'in yolladığını kanıtlamasını söyler, Desmond bunu yapar. Durumdan kurtulmak için yapılması gereken ise iki zamanı birbirine bağlayan bir sabittir, bu sabit ise elbette Penny'dir. Desmond 1996'da Penny'nin yanına gider ve kendisini 2004'de arayacağını, mutlaka açmasını söyler. 8 sene sonra, günümüz zamanında Desmond sözünü tutar ve her şey normale döner.

Penny-Desmond aşkının ne kadar derin olduğunu gördüğümüz ve Lost'un zaman yolculuğu anlayışının temellerinin atıldığı bir bölüm olmasından, ayrıca her sahnesinin iyi bir bilimkurgu filminden eksiği olmamasından ötürü, The Constant Lostseverlerin favorilerindendir.

8 sene sonra, söz verdiği tarihte arayan Desmond'un mutluluğu. Senden çok biz sevindik brotha.


-Exodus Part 1-2


1.sezonun final bölümü, Jack-Locke arasındaki kader-mantık çatışmasını iyi bir şekilde gördüğümüz, adadaki liderlik mücadelesinin diğer kazazedeleri ne kadar yorduğunu öğrendiğimiz, Diğerleri'nin adını ilk defa kesinkes duyduğumuz (Danielle'nin ağzından), Siyah Duman'ı ilk kez gördüğümüz, Black Rock'un ne olduğunu görüp şok olduğumuz, saldaki tüm yolcularla birlikte fazlasıyla gerildiğimiz, 2.sezona giderken daha fazla gizem oluşmasını izlediğimiz bir bölüm. Exodus, daha çok adanın bilinmezliği içinde kaybolduğumuz, soru işaretlerinin arttığı ve her sahnesinde daha da merakımızı arttıran bir bölümdü, ideal sezon finali nasıl olmalı sorusunun cevabıydı. Ambar kapağının patlaması ve Hurley'nin uçağa yetişmeye çalıştığı flashback sahneleri ise unutulmazlar arasında. Arzt'ın başına gelenleri de unutmayalım :)

İnanç ve mantık bir kuyudan aşağı bakmışlar.



-The Incident 1-2


The Incident, çeşitli bir çok konuya -ve hatta zaman dilimine- bölünmüş 5.sezonu toplamak için senaristlerin tek şansıydı, ve bunu başardılar. 5.sezon genel olarak güzel bir sezon olsa da dağınıktı ve sorulara son ana kadar hiç cevap verilecek gibi durmuyordu. The Incident ise bu dağınık sezonun ortak paydası oldu, üstelik epey merak ettiğimiz gizemlere şok edici cevaplar verdiler. Bölümün kilit noktası ise bölümün adında gizli: kaza. İlk Dharma videosunu izlediğimizden beri söylenen "bir kaza oldu ve bu nedenle butona basmanız gerekiyor" cümlesindeki kazanın ne olduğunu bu bölüm gördük. 5. sezonda sıkça duyduğumuz "heykelin gölgesinde yatanı" da bu bölüm gördüğümüzü unutmayalım. Son olarak, bölümün bitişindeki Lost yazısının siyah değil beyaz arkaplan ile bitmesi de tüyleri halen diken diken ediyor.


Eğer ki diziyi güncel takip etmiş olsaydım, şu son sahne sonrası beklemek işkence olurdu.


-Ab Aeterno


Ab Aeterno, sıkı Lost fanları için bulunmaz nimet niteliğinde bir bölümdü. Çünkü bölüm, dizide en çok merak ettiğimiz karakterlerden birinin hikayesini anlatıyordu: RICHARD ALPERT. Jacob ile konuşabilen tek karakter, asla yaşlanmıyor ve uzun süredir Diğerleri'ne danışmanlık yapıyor, peki kim bu Richard? İşte bunu Ab Aeterno'da görüyoruz, ve dürüst olmak gerekirse Richard'a epey üzülüyoruz (neyse ki Hurley yine yardıma koşuverdi). Ayrıca Black Rock, Jacob-Siyah Duman düşmanlığı, hatta ve hatta Dharma Girişim (bölümdeki ayrıntılara dikkat!) hakkında da önemli şeyler öğreniyoruz. Ab Aeterno, 6.sezonun hiç şüphesiz ki en iyi bölümü.

Jacob'un Richard'a adanın ne olduğunu anlattığı unutulmaz sahne.



-Live Together Die Alone


Diğerleri, Diğerleri. Kim bunlar, neyin nesi? Neden sürekli çocukları kaçırıyorlar? Neden fısıldaşıyorlar? Diğerleri kimse Dharma Girişim neyin nesi? 2.sezon hiç şüphesiz bu sorularla geçti, özellikle 11.bölümde Tom'u gördükten ve 19.bölümde Michael döndükten sonra daha da arttı. Ama bir yerde bir cevap verilmeliydi dimi? O bölüm de 2.sezonun finali olan (bölümün ismi elbette dizinin mottolarından birisi) Live Together Die Alone oldu. Bölümün bir çok teması vardı: Jack, Sawyer, Kate ve Hurley'nin Michael'ın yaptığı ihanet planına doğru çekilmesi, Desmond'un dönüşü (ve sonunda biraz öğrendiğimiz hikayesi) Sayid, Jin ve Sun'ın uzun süre karşımıza çıkmayacak heykeli görmesi, Locke'un inancını tamamen kaybedip iyice delirmesi ve sonunda TUŞLARA BASMAMASI! Tabi bu büyük bir hataydı. Locke'un söylediği "i was wrong" cümlesini hatırlamayan yoktur sanırım. Ve son olarak da Desmond'un manyetik alanı tamamen devre dışı bırakması. Son sahneden bahsetmeye gerek bile yok. Lost'un en iyi yaptığı şey sezon finalleridir ve bu bölümle çıtayı daha da yukarı çekmişlerdi.

İnancını kaybeden Locke'un yanıldığını farketmesi ve arkasından müthiş bir replik: I WAS WRONG



-Walkabout


Dizinin ilk bölümlerinden biri olmasına rağmen, etkileyiciliğini halen koruyan bir bölüm, benim ise kişisel sebeplerden ötürü favorilerimden: BU BÖLÜM JOHN LOCKE İLE TANIŞIYORUZ. Locke benim için hep dizinin en kilit karakteri oldu. Anti-Hero kavramının hakkını veren bir dizideyiz ve Locke bu kavramın altını en iyi dolduran karakterdi. Walkabout onun hikayesine, kaderciliğine ve doğa sevdasına bir giriş yapıyor, ve bölümün finali eminim ki bugün bile bir çok Lost fanını duygulandırıyor. Ayrıca ekşi sözlük'de gördüğüm "john locke'un ortama bıçak atarak girme sevdası" olayını da bu bölüm ilk kez görüyoruz :)

Locke kazazedelerin arasına giriş yapıyor. Müthiş sahne.



-Numbers


Geldik bir diğer favori karakterimin ilk flashback bölümüne: HUGO "HURLEY" REYES. Hurley hepimizin gözüne ilk bölümlerde "eğlenceli, biraz sulu, tembel ama yardımsever ve iyi kalpli" birisi olarak gelmişti, fakat bu bölüm Hurley'nin daha fazlası olduğunu gösteren bölümlerdendi. Hurley'nin idealizmini, kafaya bir şeyi koyduğunda onu yapmak için kimseyi dinlemeyeceğini, hatta içinde yatan gizli lideri dahi görüyoruz bu bölümle, çünkü iki metre yürüyüşe üşenen Hurley, başına bela olan loto numaralarının (4, 8, 15, 16, 23, 42) adada da karşısına çıkmasıyla birlikte Rousseau'yu aramak için resmen ada turu yapıyor. Seviyoruz seni Hurley.

Hayatının en güzel anı, sonradan keşke olmasaydı diyor tabi.



-Lockdown


Locke-Linus ikilisi, diziyi 3, 4 ve 5.sezonda ileri taşıyan detaylardan birisi olmuştu, nitekim aralarında Locke bunu sonradan öğrense dahi bir halef-selef ilişkisi vardı. Fakat Linus'un manipülatör kişiliği, güç hırsı ve kendini kanıtlama çabası nedeniyle bu ilişki Locke lehine iyi sonuçlar doğurmadı. Her şeyin başladığı bölüm olarak ise Lockdown'u göstermek mümkün. Bu bölümde Dharma'nın erzak teslimatı adaya ulaşıyor ve bu esnada ambar'da kapılar kilitleniyor. Ayağı kapının altına sıkışan Locke'un kurtulma çabaları ve butona basmak için zamanla yarışan "Henry" bölümün kilit noktaları. Bölümün sonu ise... Linus'un her şey ortaya çıkınca attığı o bakış diyorum sadece.

Henry Gale... hepimiz inandık buna kabul edelim.



-The Man Behind The Curtain


Michael Emerson'un ne kadar büyük oyuncu olduğunu bu bölüm görüyoruz. Bir önceki bölüm resmi olarak Diğerleri'ne katılan Locke, Linus'u sıkıştırmaya başlar. Amacı, 3.sezon boyunca ismini kesik kesik duyduğumuz, adanın asıl lideri Jacob'u görmektir. Linus da onun bu isteğini yerine getireceğini söyler ve onu Jacob'un kulübesi olduğunu iddaa ettiği bir yere getirir. "Jacob" ile konuştuğu sahne, Lost fanlarını muhtemelen en çok heyecanlandıran ve meraklandıran sahnelerden birisi olmuştur, o zamanlar çocuktum fakat eminim ki o kulübedeki sahne saniye saniye incelenmiştir. Çok daha önemlisi ise: LINUS'UN GEÇMİŞİNİ ÖĞRENİYORUZ, ayrıca sürekli söylediği bir yalan da açığa çıkıyor. Müthiş bir bölüm.

Linus'un ilk büyük icraati. 


-Man Of Science, Man Of Faith


1.sezonun ortasından itibaren en çok merak ettiğimiz gizem hiç şüphesiz ki ambar olmuştu. Ambar kapağı neden bir türlü açılmıyordu? İçinde ne vardı? Bir tuzak mıydı, yoksa bir gizem mi? Exodus Part 2'de ambar açılmıştı, fakat 2.sezona kadar bu sorulara cevap alamadık. 2.sezonun başlangıcı olan bu bölüm ise bize tüm cevapları vermese bile, müthiş bir giriş yapmıştı, ayrıca en sevdiğimiz karakterlerden birini de ilk kez gördük: DESMOND. Make Your Own Kind Of Music eşliğinde izlediğimiz Desmond'un günlük rutini kadar yüzümüzü gülümsetebilen bir Lost sahnesi bulmak zor.

Hoşgeldin Desmond.


Lost ile ilgili ilk yazımı bitirdim, ilk diyorum çünkü sırada favori karakterleri tanıtacağım bir yazı daha var. Lost ile ilgili yazılmış çoğu Türkçe blog 2008-2011 arası yazılmış. Yeni başlayıp bitirenlerin de kolayca bulabilecekleri içerikler hazırlamak istiyorum bu dizi hakkında, çünkü seneler boyunca "çok bozdu ya, finali rezil" ithamları yüzünden insanlar başlamaya korktu. Bu önyargı kırılmalı. 

24 Nisan 2020 Cuma

Verstappen ve Leclerc: Geleceğin şampiyonları için vakit geldi mi?

Formula 1 tarihinde hiç görmediğimiz kadar müthiş bir nesille belki de karşı karşıyayız son yıllarda. F1'e girişin şartlarını yeniden yazmış Verstappen, alt serilerden müthiş başarılarla gelen Ferrari pilotu Leclerc, yine bir o kadar başarılı Russell, alt serilerde Verstappen'in en büyük rakibi olan Ocon, zor yıllardan sonra kendini kanıtlayıp sadece 10 ay gibi bir sürede önce gride, sonra Red Bull aracına oturan Albon ve McLaren'in hızlı ve renkli yüzü Norris. Bu nesil bize müthiş kapışmalar izletebilecek, bir yandan yarış açlığımızı doyururken bir yandan da bolca eğlendirecek, MSC sonrası neslin emekliliğinden (Alonso-Button-Massa çoktan gitti, Raikkönen uzatmalarda, Vettel ve Hamilton'un da maksimum 3-4 yılı kaldı) sonra bize eksiklik hissettirmeyecek bir nesil.

Fakat iki pilot bu nesilde ayrı yere sahip: Max Verstappen ve Charles Leclerc. Bu iki isim, haklı olarak, diğer tüm isimlerin önüne çıkıyor. Verstappen'i F1 fanlarının çoğu gridin en hızlısı kabul ediyor, gridin en iyisi olarak kabul edenlerin sayısı da hiç az değil. Bir çok kişi fırsatını bulduğu anda bu iki ismin gridin kurtları Vettel ve Hamilton'u geride bırakıp şampiyonluğa uzanabileceğini söylemekte. Bu görüşlere belli düzeyde katılmakla birlikte, iki pilotun da şu anlık bazı handikapları bulunduğunu, ve bir pilotun daha fazla handikaplı olduğunu düşünüyorum.

Bu yazımda bu iki pilotu inceleyecek, kariyerlerini karşılaştıracak ve ciddi bir mücadelede ne durumda olabileceklerinden bahsedeceğim. Ayrıca 2019 Vettel-Leclerc mücadelesine ve Hamilton'un 2019 formuna da burada değineceğim.

Fakat öncesinde, bu iki pilotun bulundukları noktaya nasıl geldiklerine değinelim.


Leclerc, Albon ve Russell... yeni jenerasyondaki herkes alt serilerden birbirlerine aşina.


CHARLES LECLERC

Charles Leclerc F1'e 2018de girdi, fakat daha bundan 3-4 yıl öncesinde dahi dikkatler hep onun üzerindeydi. Ferrari programının genç yeteneği olan Jules Bianchi'nin vaftiz oğluydu bu Monakolu ve Monako gibi bir zenginler ülkesinde doğmuş olmasına rağmen ailesi çok mükemmel şartlar içinde değildi. Küçüklüğünden beri tıpkı vaftiz babası Bianchi gibi yarışlara ilgi duymuş ve 8 yaşından itibaren karting yarışlarına çıkmaya başlamıştı. Bianchi onu bu zamanlarda hep desteklemişti. 14 yaşında, 2011 senesinde de genç yeteneklere hep destek çıkan, FIA başkanı Jean Todt'un oğlu Nicholas Todt'un menajerliği altına girmişti. 2005-2013 arası karting serilerinde yarışan Leclerc, 2013de dünya karting şampiyonasını, çok tanıdık bir ismin arkasında 2.bitirmişti: Max Verstappen.

2014de Formula Renault ile tek koltuklu serilere geçiş yaptı. İlk senesini 2.sırada tamamlayarak büyük başarı elde etti. 2015'de Avrupa Formula 3'de yarıştı, şampiyonayı 4.bitirdi. 2016'da GP3 şampiyonu oldu, 2017de ise çok rahat bir şekilde F2 şampiyonu oldu. Yani alt serilerde hep başarılı bir karnesi vardı. Bu durum Ferrari'nin de dikkatini çekmişti ve 2016'da Leclerc, Ferrari Yarış Akademisi'nin bir parçası olmuştu. Bu kapsamda 2016 Britanya GP'sinde Haas aracıyla ilk kez bir F1 seansına katıldı. 2017'de de Macaristan testlerinde Ferrari SF-70H'yi sürme şansı yakaladı. F2 şampiyonluğundan sonra da zaten F1 kendisi için kaçınılmazdı ve 2017'nin Kasım ayında Sauber, 2018'de Leclerc'in kendileri adına yarışacağını açıkladı. Sonrası da zaten bildiğiniz gibi, müthiş bir çaylak senesi, ardından gelen bir Ferrari koltuğu ve şampiyon takım arkadaşını geride bıraktığı ve "ben bu takımın geleceğiyim" dediği bir 2019 sezonu.

MAX VERSTAPPEN:

Max Verstappen, eski Formula 1 pilotu Jos Verstappen'in oğlu. Jos, yarıştığı dönemde kontrolsüz hızıyla ve karıştığı kazalar ile bilinen bir pilottu. Max'in bu kontrolsüz hızı fazlasıyla aldığı söylemek mümkün. Max, babası tarafından çocukluğundan itibaren sert fakat destekleyici bir şekilde yetiştirildi. Verstappen'de küçük yaşından itibaren karting yarışlarına çıkmaya başlamıştı, tıpkı Leclerc gibi. Avrupa şampiyonalarında yarışmış, hatta 2010'da Avrupa'daki bir şampiyonayı Alex Albon'un arkasında 2.sırada bitirmişti. 2013'de de dünya karting şampiyonasını kazanmayı başarmıştı.

Verstappen'in uzun bir alt seri kariyeri olmadı. 2014'de Avrupa Formula 3'de yarıştı ve Esteban Ocon ile Tom Blomqvist'in arkasında seriyi 3.bitirdi. Yine de 10 galibiyet ile en çok yarış kazanan isim olmuş, saf hıza sahip olduğunu da göstermişti. Bu, Red Bull Racing'in ilgisini çekti ve Red Bull tartışmalı bir karar aldı: daha 18 yaşına basmamış, ehliyet sahibi dahi olmayan Verstappen'i Toro Rosso'da yarıştırmaya karar verdi. Verstappen 2014 Japonya GP'sinde ilk kez bir F1 seansına katıldı, bu esnada daha 17 yaşına yeni basmıştı! 2015 sezonunda Verstappen şüphelerin boş olduğunu göstermeyi başardı, 2016'da Kvyat'ın Rusya kazası sonucu Red Bull Racing'e geçti, ilk yarışını kazanarak F1 tarihinin yarış kazanmış en genç pilotu unvanını aldı. Her ne kadar bir çok hatası olsa dahi hızını ve yeteneğini bize sık sık gösteriyor.


Bir zamanlar kartingin tozunu attıran bu gençler, artık Formula 1 dünyasının zirvesine aday.








Gördüğümüz gibi, bu iki pilot da benzer basamakları tırmanarak geldi bu noktaya. İkisi de yetenekliydi, camiaya çocuk yaşlarında girdiler, ve sonuç olarak F1'in zirvesinin en büyük adayları oldular. Buraya çıkacakları da kesin.

Sormamız gereken soru şu: zamanı geldi mi?

Benim bu soruya cevabım şu: Leclerc için, evet zamanı geldi. Leclerc bugün olası bir şampiyonluk mücadelesini kaldırabilir, Vettel'i yendiği gibi Hamilton'u da yenebilir. Fakat Verstappen için ortada bir takım soru işaretlerinin bulunduğunu düşünüyorum. Bu soru işaretleri Leclerc için de belli oranda geçerli. Şimdi bu soru işaretlerine bakacağız.

Öncelikle en önemli faktörden başlayalım: Baskı. Formula 1'de yarışmak ayrı, ön grupta yarışmak ayrı, şampiyonluk mücadelesi: vermek bana kalırsa farklı şeyler. Gridin arkasındaysan, hedefin aracı finişe getirmektir, hata yapmaz, aracını sürer, fırsatını bulursan iki üç araç geçer ve gelebileceğin en ön sıraya gelirsin. Orta gruptaysan, orta gruptaki araçlarla mücadele eder, alabileceğin en yüksek puanı almaya çalışır, belli oranda agresif olursun, fakat ciddi bir fırsat olmadığı sürece kazanamayacağının farkındasındır. Ön gruptaysan, hedefin podyumun en üstü ile arandaki herkesi geçmektir.

Şampiyonluk mücadelesi, bunların hepsinden farklıdır.

Çünkü bu mücadelede, bir takımın yükünü taşırsın. Takımın sana rekabete girebileceğin bir araç vermiştir, tüm imkanları sağlamıştır. Sürücü hatalarını minimum seviyeye indirmeli, rakibini hem pistte hem de mental olarak yere sermelisin. Sana güvenen insanların güvenini boşa çıkarmamalısın. Bu üstünde doğal olarak bir baskı yaratır. Bu baskıyla başa çıkmak kolay bir iş değildir, her pilotun da hemen karşılaştığı bir şey değildir. Modern F1'de bu baskıyla en kısa sürede karşılaşan bazı pilotlardan bahsedelim:

Jacques Villeneuve, Kimi Raikkönen, Lewis Hamilton ve Sebastian Vettel. Villeneuve ilk yarışında pol almış, şampiyonluk mücadelesini son yarışa taşıyabilmiş bir pilot. 2.sezonunda şampiyon oldu, sonrasında yarış dahi kazanamadı. Raikkönen 3. sezonunda şampiyonluk mücadelesi verdi. Hamilton tarihin en iyi çaylak sezonunu geçirdi ve trajik son 2 yarışı olmasa çaylak şampiyon olacaktı. Vettel, 2.tam sezonunda yeni kuralların Red Bull'a avantaj sağlaması ile şampiyonluk savaşına girdiler.


Vettel ve Hamilton, F1 dünyasının zirvesine çok hızlı bir şekilde çıktılar. Hamilton 2, Vettel 3.sezonunda şampiyon olmayı başardı. 


Leclerc'i bir adım önde saymamın nedeni de aslında buydu. Leclerc 2.senesine şampiyonluk beklentisi ile başladı. Kendini bu mentaliteye göre şartladı. Verstappen ise 5.sezonuna başladığında dahi asla bir sezonu şampiyonluk beklentisiyle karşılamamıştı ki bu doğal. Red Bull güçlü şasisine rağmen motor nedeniyle hep bir adım gerideydi. Honda motoruna geçilen 2019da da zaten şampiyonluk mücadelesine girmeyi takımda kimse beklemiyordu (Marko'nun saçma demeçlerini saymazsak).

Bunun yarattığı önemli fark şu: iki pilotta araçlarını gayet hızlı bir şekilde sürdüler, fakat Leclerc'in üstünde hem Ferrari, hem şampiyonluk, hem de şampiyon takım arkadaşını yenme baskısı vardı. Verstappen'in yanında yetersiz bir Gasly, şampiyonluğa yetmeyeceği fakat galibiyetlere ve podyumlara oynayacağı baştan belli bir Red Bull aracı, arkasında da en büyük kazasında dahi onu destekleyecek bir Horner vardı. Tüm bunlar Verstappen için "comfort zone" oldu. Tıpkı 2011-2013 dönemi Vettel'de olduğu gibi. Fakat Vettel, bu comfort zone'a ilk adımını attığı senede şampiyonluğa oynayabilecek bir araca sahipti ve hem RBR rahatlığı, hem de erkenden geliştirilmiş bir şampiyonluk mentalitesi 2010-2013 arasını domine edecek bir Vettel ortaya çıkarmıştı.

Verstappen'i şimdiye kadar sadece belli bir dönem baskı altında gördük: 2018 sezonu başlangıcı. Bu süreçteki 6 yarışta tam 6 HATA yaptı Verstappen. Gerek basın, gerek diğer takımlar, hatta yer yer kendi takımı bile Verstappen'i eleştirdi. Kanada'da elde ettiği podyum sonrası toparlandı Verstappen, ki o dönemde de Vettel-Hamilton arasındaki puan farkı azalmış, odak değişmişti. Buradan hareketle şunu söylemek istiyorum: Verstappen henüz ciddi bir mücadeleye Leclerc kadar hazır değil. Leclerc'in mentalitesi -Ferrari'nin de etkisiyle- maksimum puanı almak, Verstappen'in ise "ya hep ya hiç" olacak. Ya hep ya hiç felsefesinin en basit örneğini 2019 Meksika sıralamasında gördük. Verstappen sarı bayrakları gördü, yavaşlamayıp polü aldı ve bunu gururla söyledi, nitekim pol pozisyonunu elde etmişti. Bunun sonucu yarışa 4.başladı, geri düştü ve toparlanmaya çalışırken lastik patlatıp garanti kazanacağı yarışı 6.sırada bitirdi. Bir şampiyonluk mücadelesinde, bu ciddi sonuçlar doğurur. Bu nedenle şu anda Leclerc'i olası bir mücadelede avantajlı saymak mümkün. Verstappen'in ise tüm şartlar eşitken daha önde görmek yanlış olmaz.


Verstappen, 2018 sezonuna baskı altında başlamış, en önemlisi Çin'de Vettel'e teması olmak üzere ilk yarışlar kendisi için kötü geçmişti.


İkinci faktör ise dünya şampiyonlarının vereceği karşılık.

Bildiğiniz gibi, geçen yıl Leclerc, Vettel'i Vettel'in bol bol hata yaptığı bir sezonda yendi. Verstappen ise Hamilton'u özellikle Brezilya'da haşat etti. Bir çok isim de "eskilerin devri bitti, vakit yeni neslin" demeye başladı. Bu belli oranlarda doğru elbette. Hamilton 35, Vettel 33 yaşına geldiler.

Sorumuz ise: işin içine gerçek anlamda rekabet girdiğinde, Hamilton ve Vettel'in tepkileri ne olacak? Hamilton Brezilya'daki gibi afallayacak mı, veya Vettel Leclerc'in karşısında amatör duruma düşecek mi?

Bu sorunun cevabı henüz yok. Nitekim 2019da çok kolay bir şampiyonluk mücadelesi, şampiyonlarda farklı mentaliteler vardı. Hamilton zaten sezona rahat bir şampiyonluk beklentisiyle girdi, Bottas'ın kendisine rakip olduğu 4 yarıştan sonra balta tamamen indi. Vettel için durum biraz daha zordu. Vettel aracı şampiyonluğa oynayacak bir araçmış gibi kullanmaya çalıştı. Aracın yetersiz olduğunu kabul etmek istemedi. Arkadan kaymayı kabul etmek istemedi. Bu da antrenmanlarda kazalara, yarışlarda spinlere ve blokajlara sebep oldu belli oranda. Vettel, İngiltere'deki hatasından sonra dikkat edilirse özellikle yarışlarda bir adım öne çıkmaya başladı. Çünkü mentalitesini değiştirdi. Arkadan kaymayı ve şampiyonluğun gelmeyeceğini tamamen kabullendi, amacı Leclerc'i yenmek oldu. Bunun sonucunda da Vettel'i biraz daha toparlanmış gördük.

Bir diğer örnek de 2005 Schumacher. 1996 aracıyla dahi yarış kazanan MSC, 2005 gibi, lastik kuralından ötürü çöpe giden bir Ferrari ile sezonu 3.bitirse dahi bir pol pozisyonundan ötesini elde edemedi. Çünkü araç yönünden sıkıntılar vardı. O seneki yorumları bir okuyun. "Yeni izleyen biri Schumacher bu muydu ya der" "Alonso Schumacher'i rezil etti" "Raikkönen çok daha hızlı" gibi yorumlar vardı. 2006 senesi olup da Ferrari şampiyonluğa oynamaya başlayınca, Schumacher aynı Alonso'yu, sezon ortasına kadar bariz geride olan Ferrari ile yenmeye çok yakındı, üstelik 37 gibi ileri sayılabilecek bir yaştaydı.


2005'de mücadelenin içinde olmayan Schumacher, 2006'da 8.şampiyonluğa çok yaklaşmıştı.


Bütün bu örnekleri ve faktörleri bağlamak istediğim noktaya gelelim: Bu iki genç, elbet Formula 1 dünyasının en tepesine oturacak. Belki Vettel-Hamilton gibi 11-12 şampiyonluk elde edecekler. Belki de Raikkönen-Alonso gibi 3 şampiyonluk. Ama şampiyon olacaklar. Er ya da geç. O er ya da geç'in geldiğini söylemek için henüz çok erken, çünkü elimizde bir veri yok. Evet hızlılar. Evet kendilerini her geçen gün kanıtlıyorlar. Fakat bu hızın baskı altında kontrole alınıp alınamayacağı hakkında henüz kesin bir şey söyleyemeyiz. Leclerc hakkında belki, fakat Verstappen için henüz değil.

Yazımı okuduğunuz için teşekkürler. Evde olduğumuz bugünlerde, her hafta 1-2 yazı yayınlayabileceğimi düşünüyorum. Sonraki yazım, yine Verstappen hakkında olacak. Bazı şampiyonların 5.sezonları ile Verstappen'in 2019 sezonunu karşılaştıracağım.

Şimdilik kendinize iyi bakın!

13 Ocak 2020 Pazartesi

F1 gridindeki pilotların NBA'deki karşılıkları

Herkese selamlar. Geçtiğimiz yazın başlangıcında Raptors-Warriors finallerine denk gelmemle birlikte NBA takip etmeye başladım. Şu anda sezonun yarısına neredeyse geldik ve NBA'in heyecanını fazlasıyla yaşadığımı söyleyebilirim. Blogumda ilk kez NBA ile ilgili bir yazı yazıyorum, elbette bu yazı da F1 ile ilişkili olacak. Her F1 pilotuna NBA'de bir karşılık bulmaya çalıştım, umarım zevkle okursunuz. O zaman başlayalım.



Yazımızın kapak fotoğrafı olarak desteklediğim takım olan Indiana Pacers'in logosunu seçiyorum.



Carlos Sainz: Alt sıralardan draft edilen, zamanında babası ortalığı sallamış olan, fakat beklentileri aşan oyuncu. Domantas Sabonis tam uyuyor.

Birisi Arvydas Sabonis'in, birisi Carlos Sainz'in oğlu. İkisi de artık kendi efsanelerini yazmak için burada.



Lewis Hamilton: Gençliğinde alt serileri sallayan, büyük beklentilerle girip daha ilk yıllardan takımını taşıyan, fakat sonrasında takım değiştirip yeni takımında şampiyonluklar alan oyuncu. LeBron James benzetmesi yapılabilir. Hamilton kariyeri biterken McLaren'a dönerse bu benzetme tamamen oturur.

İkisinin de sevmeyeni fazla. İkisinin de yaşları ilerliyor. İkisi de tam gaz kazanmaya devam ediyor.



Sebastian Vettel: Gençliklerinde erkenden ortalığı sallayıp takım uyumununun da yardımıyla güzel başarılar kazanan, fakat istikrarını koruyamayan yıldız oyuncu. Dwyane Wade demek istiyorum.

İki isim de 3-4 sene içinde ortalığı salladı, fakat istikrarlı olamadılar ve bir yerde sorgulandılar. Yine de iki isim de isimlerini spor tarihine yazdırdı.



Valtteri Bottas: Takımın as oyuncusu olduğunda iyi işler yapsa da tavanı bir noktada kalan, büyük takımlarda silikleşebilen yıldız oyuncu. Tam bir Chris Bosh.

Bosh'un Raptors-Heat kariyerini ve Bottas'ın Williams-Mercedes kariyerini kıyaslayın, benzerliği göreceksiniz.



Charles Leclerc: Daha gençliğinden itibaren kendini kanıtlayarak gelen ve tecrübeli takım arkadaşlarına karşı asla geri adım atmayan genç yıldız. Luka Doncic.

Hem Doncic, hem Leclerc beklenenin üstünde performans sergiliyorlar. Ve bunu daha çok genç olmalarına rağmen yapıyorlar.



Lando Norris: Sempatik süperstar adayı. Kendisinden belli seviyede beklentiler var. Geldiği takım ise bir iskelet üzerinde yükselmeye çalışıyor. DeAndre Ayton.

Yeniden yapılanan takımların genç yıldız adayları. Sessiz sakin iyi işler yapıyorlar.



Max Verstappen: Son zamanlarda lige gelen en büyük yetenek. Şu anda ligin en büyük oyuncusunun tahtına talip, kendini kanıtlayarak belli başarılar elde etti de. Giannis Antetokounmpo benzetmesi yanlış olmaz.

Birisi NBA'in, birisi F1'in gelecekteki dominasyonunu kurmaya aday. Her ikisi de rakiplerini fazlasıyla korkutuyorlar ve korkutacaklar.



Alexander Albon: Lige neredeyse sıfır beklenti ile, sessiz sedasız geldi ve beklentilerin üstünde bir performans gösterdi. Süperstar olması beklenmese bile başarılı olacağı düşünülüyor. 35.sıradan seçilip yılın çaylağı olan Malcolm Brogdon ile eşleştirebiliriz.

Bir bakınca, Brogdon ve Albon'un kariyerlerinin gerçekten benzer çizgilerde başladığını görmek mümkün.



Sergio Perez: Senelerdir her türlü fırsatı değerlendiriyor ve zayıf takımını sürekli taşımaya çalışıyor. Kariyeri iniş çıkışla geçti ve şu anda elit bir pilot olarak kabul ediliyor. Victor Oladipo.

Bir yanda Magic'de parlayan, OKC'de sönen, Pacers'da kendini bulan Oladipo. Diğer yanda Sauber'de parlayan, McLaren'da sönen, Force India'da kendini bulan Perez.



Lance Stroll: Babasının ittirmesiyle bir şeyler yapmaya çalışıyor fakat tavanının yüksek olmadığı belli. Net bir şekilde Lonzo Ball.

O kadar çok benziyorlar ki...



Romain Grosjean: Zaman zaman parlayan, podyumlar elde eden, sıralamalarda önlerde yer alan, fakat genel olarak kazma olan oyuncu modeli. Mo Williams denebilir.

İki isim de ara sıra gaza gelip iyi performans gösteren ama genel olarak güvenilmez sporcu modeline tamamen uyuyorlar.



Kevin Magnussen: Hem savunmada hem de hücumda sert olan, çirkefliğiyle bilinen oyuncu modeli. Ayrıca kişisel husumet gözünü karatıyor. Patrick Beverley.

Birisi LeBron'a, birisi Hulkenberg'e karşı kinlenmiş durumda. İkisi de fazlasıyla agresif.




Kimi Raikkönen: Sessiz, sakin ve başarılı. Kawhi Leonard.

"İşimi yaparım, gerisine karışmam" cümlesi bir ekol olsa, Kimi ve Kawhi temsilcileri olurdu.



Antonio Giovinazzi: Lige geç girdi ve genel olarak düşük beklentilerle oynuyor. Takımındaki yeri pek garanti değil. Pek fazla benzeyen birisini bulamadım, bu nedenle yazımızda kendisine yer vermeyeceğim.



Nico Hulkenberg: Yetenekli olduğu biliniyor, takımıyla iyi işlere de imza attı fakat genel olarak başarılı olamadı. Yaşı da yavaştan geldi. Mike Conley.

İkisi de iyi işler yaptılar, gel gelelim Conley hiç all-star olamadı, Hulk ise hiç podyuma çıkamadı.



Daniel Ricciardo: Girdiği takımın bünyesinde uzun bir süre kaldı. Kalburüstü başarılar elde etti, fakat belli sebepler onun daha ötesine ulaşmasını engelledi. Takımının kendisine arka çıkmaması sonucu yeni maceralara atıldı. DeMar DeRozan ile eşleştirilebilir.

DeRozan Raptors'dan ani bir takas ile ayrıldı. Ricci ise 1 senelik mobbing sonucu. İkisi de evleri gibi gördüğü takımın resmen ihanetine uğradılar.



Robert Kubica: Sakatlık yaşamadan önce ligin kalburüstü ve takımı götürebilecek oyuncularından birisiydi, fakat sakatlığı kariyerini bitirdi, geri dönmeye çalışsa da başarısız oldu. Brandon Roy.

Roy da Kubica da sakatlıkları öncesi süperstarlar idi. Sakatlıkları kariyerlerini bitirdi. Geri dönüş çabaları ise sonuç vermedi.



George Russell: Epey potansiyelli fakat takımı kötü olduğu için kendisi iyi mi kötü mü net bir şekilde göremiyoruz. Knicks-Williams dersek, Russell için RJ Barrett diyebiliriz.

İki isim de gelecek vadediyorlar, fakat takımları nedeniyle bir soru işareti de bırakıyorlar.



Daniil Kvyat: Yetenekli olduğu biliniyor, bunu bir kaç kez de sergiledi fakat istikrarlı olamadı. Spora genç bir yaşta girdi ve çok şey bekleniyordu kendisinden. Andrew Wiggins.

Yetenek? Fazlasıyla. İstikrar. O da ne? İki isim de maalesef bir üst seviyeye çıkmakta zorlanıyorlar.



Pierre Gasly: Yıldız adayı olarak büyük bir takımın himayesinde girdi, fakat büyük bir oyuncunun yanında kendini gösteremedi. Daha kötü bir takımda ise parlamaya başladı. Brandon Ingram.

Ingram Lakers'da, Gasly Red Bull'da takımın gölgesinde kaldı. İkisi de daha küçük takımlarda kendilerini göstermeye başladılar.

Böylece bu yazımızın sonuna geldik. Kıyaslamalar pek kolay olmadı, fakat Giovinazzi haricinde herkesi bir şekilde eşleştirmeyi başarabildim. Görüşlerinizi ve eşleştirmelerle alakalı yorumlarınızı bekliyorum. Kendinize iyi bakın!



26 Aralık 2019 Perşembe

2019'da dinlediğim en iyi şarkılar listesi-1

2019, 2018 gibi hayatımı etkileyen bir sene olmadı sanırım. Daha çok 2018de verdiğim kararların tezahürünü gördüğüm ve karar almaktan çok adım attığım bir yıl oldu. Hatta verdiğim tek kararı da geçtiğimiz günlerde verdim diyebilirim -bundan ileride bahsedeceğim-.

Yine de şarkı anlamında bakarsak, hiç de kötü bir sene değildi. Bir çok güzel şarkı ve grup keşfettim. Özellikle Japonca ve Türkçe müzik külliyatımı genişlettim. 3 bölüm halinde bu sene dinlediğim en iyi şarkıları sizlerle paylaşacağım. İlk bölüm daha genel olacak, ikinci bölüm Japonca, üçüncü bölüm ise Türkçe şarkılar hakkında olacak. O zaman başlayalım.

Yazıya başlamadan önce, bu sene en çok dinlediğim ve en çok sevdiğim grup olan Renaissance'nin, Ashes Are Burning albümünün kapağını buraya bırakmak istiyorum.



Renaissance - Ashes Are Burning

-Renaissance 70lerin en özgün progressive rock topluluklarından birisi. Bir kadının o yıllarda progressive rock grubunda bulunmasını bile ilginç bir nokta olarak değerlendirilirken, Renaissance bunun da üstüne çıkıyor ve grubu Annie Haslam'ın müthiş vokali üstüne kuruyor. Zirveleri ise hiç şüphesiz ki Ashes Are Burning albümü ve albüm ile aynı ismi taşıyan son şarkı. Şarkıyı dinlerken aynı anda hem mutlu olabilir, hem de depresyona girebilirsiniz, orası size kalmış. Fakat şu kesin ki: dinlerken sanatsallıklarının her zerresine hayran kalacaksınız.




Ariel Pink - Fright Night

-Fright Night, 1985 çıkışlı bir gerilim filmi. 80lerin klişe vampir filmlerinden birisi olsa dahi o yıllarda çocukluklarını yaşamış kişilerin denk gelip sevdiği bir film. Ariel Pink, şarkılarında bu filme gönderme yapıyor mu bilinmez, fakat grubun bir hayranının yaptığı, film görüntülerinin şarkı ile birleştiği güzel bir video var, aşağıya bırakıyorum. Öyle ya da böyle, Fright Night benim için unutulmaz şarkılar kategorisine girdi 2019da.




Groove Armada - At The River

Her ana, her moda hitap edebilen bir şarkı bu da. İsterseniz yağmurlu bir günde balkondan dışarıyı izleyin, ister otobüste tıklım tıklım bir yolculuk yapın, isterseniz bir yerde oturup kahve için, At The River o müthiş atmosferiyle hepsine güzel bir şekilde eşlik edecek. Groove Armada, üflemelileri özellikle aşırı yerinde kullanarak şarkıyı tatlandırıyor.




Grace Jones - Slave To The Rhythm

-Grace Jones, popun gerçek kraliçelerinden. Pop dediysek öyle sığ 80ler popundan (o bile müthiştir ya aslında) değil, gerçek elektronik poptan bahsediyoruz Grace'i tanımlarken. Slave To The Rhythm ise aslında başlı başına Grace Jones'in otobiyografisi. Kendisini mutlaka araştırın ve bol bol Slave To The Rhythm dinleyin.




Supertramp - Hide In Your Shell

-İlk dinlediğimde ölçüsüzlüğü nedeniyle ısınamadığım bir şarkı olmuştu. Nitekim orta bir hızda başlıyor, sonra yavaşlıyor, ardından da hızlanıyor bu şarkı. Supertramp'in coşkusunu en iyi yansıtan şarkılardan biri olduğunu ise aslında Child of Vision'u dinledikten sonra anlayabildim, sonrasında da bütün yaz mevsimini güzelleştirdi zaten bu güzel şarkı.




Prince - Little Red Corvette

Prince'in 80lerin synthleri ile 70lerin pop rock'ını birleştirdiği müthiş 1999 albümünün ana şarkısı diyebiliriz. Şubat ayında çok dinledim bu sene, Aydın'a trenle yaptığım yolculuğu hatırlayacağım her zaman.




Prince - Purple Rain

-Prince üstad hakkında çok bir şey yazmaya gerek yok. Sadece kendinizi şarkıya bırakın yeterli. Şarkının en iyi gittiği zaman ise zaten isminden anlaşılır.




Porcupine Tree - Gravity Eyelids

Porcupine Tree'nin progressive havasını sert fakat duygulu şekilde görebildiğimiz, In Absentia'nın en iyilerinden Gravity Eyelids. Ne hissettirdiğinden bahsetmek çok zor, fakat sanki nihai son yaklaşıyormuş gibi hissediyorsunuz diyebilirim kısaca.




Daniel Licht - Blood Theme

-Dexter benim için 2019u 2019 yapan başlıca şey diyebiliriz. Dexter'i bu yazıda anlatmayacağım, çünkü Dexter birden fazla yazıyı hak ediyor. Yine de mükemmel soundtrackinden bahsedeceğim.

Blood Theme her bölümün sonunda çalmakta ve zaten gerilimli bir şekilde biten bölümlerden sonra ağzımız açık şekilde kendini dinletmekte. Kaç kez gecelerime Blood Theme ile nokta koyduğumu saymadım bile. Bu mükemmel soundtrack'i diziyi izleyen izlemeyen herkese tavsiye ediyorum, fakat Dexter'ı de mutlaka izleyin.



M People - Don't Look Any Further

-70lerin funk-disko üstadlarından Dennis Edwards'ın şarkısını nasıl en güzel remixleyebiliriz şeklinde bir soru varsa cevabını M People müthiş bir şekilde vermiş diyebiliriz. Orijinalinden daha güzel coverlar listesine de üstlerden girer. Kalabalık caddelerde dinlemesi iyi gidenlerden.




Saint Etienne - Only Love Can Break Your Heart

-1970leri çok sevenler için bu şarkının ismi tanıdık gelecektir: Şarkının orijinali Neil Young'un 1970'de çıkan After The Gold Rush albümünde bulunuyor. Benim de 2016da çok dinlediğim bir albümdü, bu şarkıyı da albümde Tell Me Why ve After The Gold Rush'un arkasından geldiği için çok severdim. Bu versiyonunu da ilk duyunca epey şaşırmıştım, fakat sonrasında peş peşe dinlediğim şarkılardan biri halime. Serin bir ilkbahar gününde, ağaçlarla dolu bir caddede yürüdüğümü hissettim ne zaman dinlesem. Havaların soğumaya başladığı bu günlerde de bulutların çekildiği günlerimi güzelleştirecek, eminim.




Matia Bazar - Vacanze Romane

-Matia Bazar, İtalya'dan çıkmış olan, 1980lerin en özgün gruplarından birisi. Kendilerini bir Pop Rock grubu olarak tanımlayabiliriz. Yine de en iyi albümlerinin başarılı bir Synthpop denemesi yaptıkları Tango olduğunu düşünüyorum. Vacanze Romane ise bu güzide albümün giriş parçası. Roma şehrinin o zamanki durumundan ve kendilerinin bu şehir içindeki hissiyatlarından güzel bir dil ile bahsetmişler, şarkının ismiyle de "Roman Holiday" filmine ufak bir gönderme yapmışlar. Günbatımlarında dinlemenizi tavsiye ederim.




Caravan - Nine Feet Underground

-Caravan'ın bu şarkısını anlatmaya kelimeler yetmez, dinlemek için de sadece arkada açıp dinlemek yetmez. Bu şarkıyı kulaklığınızı takarak dinlemeniz lazım, ve öncesinde müthiş bir albüm olan In The Land Of Grey And Pink'in ilk 4 şarkısını dinlemeniz lazım. Sonrasında Nine Feet Underground'un sihrini yaşayacaksınız ve yaşadığınız her saniyeden kesinlikle müthiş bir zevk alacaksınız. Bu şarkı bana daima bir Şubat sabahı gündoğumunda yaptığım yürüyüşü hatırlatır, muhtemelen seneler geçse de aynı şeyi hatırlatmaya devam edecek.





Nilüfer - Haram Geceler

Türkçe Pop'un gelebileceği en üst noktalardan birisi. Nilüfer'i gerçekten çok seviyorum ve böyle güzel bir şarkı kendisinden çıktığı için bu sevgim katlanıyor. Depresif geçen tüm gecelere -haram gecelere- tamamıyla uyuyor, bu yazıyı yazmakta olduğum bu dakikalarda da kendisi arkada çalmakta. Bana da yine haram geceler, evet.

(Bu yazıya başka Türkçe şarkı almadım. Ayrı bir yazıda Türkçe şarkılardan da bahsedeceğim.)




YMO - Perspective

-Bu şarkıyı sadece şarkının içindeki bir söz ile özetleyebiliriz: Maybe that's their way of life. Şarkı gerek melodisiyle olsun, gerek sözleriyle olsun, tekdüzelikten dem vuruyor.




Pizzicato Five - Baby Portable Rock

-Bu şarkının bende ayrı olmasının sebebi farklı. Küçükken oynadığım bir flash oyunda çalıyordu ve melodisi hep aklımda kalmıştı (oyunun adı Braineaters From Mars), Shibuya-Kei playlistlerine bakarken de bir anda karşıma çıkınca 11-12 sene geriye gittim. Şarkının özellikle klibi çok hoş, kıpır kıpır eden bir klip.




Randy Crawford - Street Life

-Bir diğer film şarkısı. Street Life'nin bana hissettirdiği tek şey var: caddelerde yürüdüğüm geceler. Street Life isminin hakkını veren bir şarkı, tam anlamıyla bir şehir şarkısı.




Belle and Sebastien - Your Cover's Blown

-2019da dinlediğim belki de en eğlenceli şarkı. Belle and Sebastien'in farklı fakat aşırıya kaçmayan enstrüman kullanımının en müthiş örneklerinden.




The Church - Under The Milky Way

-Donnie Darko'nun akılda kalan soundtracklerinden. aynı zamanda The Church'un en başarılı şarkılarından. Post-Punk'un New Wave'e kayan kısmına güzel bir örnek olarak gösterebiliriz. Özellikle geceleri ve yağmurlu havalarda çok güzel giden bir şarkıdır.




Yeah Yeah Yeahs - Heads Will Roll

-90ların alternative dance müziğini 2009da yapmak, üstelik bunu müthiş bir şekilde yapmak... Heads Will Roll 2019da dahi halen dinleniyor. A-Trak'in Project X için yaptığı remixi de elbette buna büyük bir katkı sağladı. Bisiklet sürerken sık sık dinlediğim bir şarkı oldu 2019da.




Francesco de Grigori - Viaggi e Miraggi

-Haziran başında, havalar ısındığı zamanlarda dinlemiştim bu şarkıyı ilk kez. Günbatımına doğru ağaçların arasında yürürken oluşan yaz serinliğini hissettiriyor bana bu şarkı, hatta Aralık ayında bile. Üstelik bu şarkı Spotify'da 2019'da en çok dinlediğim şarkı çıktı. Listeyi de kapatmak için en ideal şarkı kendisi.



Yazımızın ilk bölümü burada bitiyor. Umarım 2019da bana eşlik eden bu şarkıları siz de severek dinlersiniz. Şimdilik hoşçakalın :)








24 Aralık 2019 Salı

Formula 1 2019 Sezon Sonu Değerlendirmesi Bölüm 2: Sezonun Uzayıp Kısalmayan Pilotları

Herkese merhabalar. Sezon değerlendirmemizin 2.bölümü ile karşınızdayız. Geçen yazıya 10.sıradan başlamıştım 1.ye doğru gitmiştim. Bu yazı kalan 10 pilotu içerdiği için 11.sıradan başlayıp 20.sıraya doğru gideceğiz. Kalan 10 pilotu da ufaktan bir değerlendirip, pilot değerlendirmelerini bitireceğiz.

Not: George Russell'i değerlendirmek için elimizde yeterli veri olduğunu düşünmüyorum, bu nedenle kendisini en son sırada kısaca inceleyeceğim.

11- Kimi Raikkönen

Raikkönen sezona çok güzel bir başlangıç yaptı. İlk 5 yarışta 4 kez puan alırken 3 kez Q3'e kalmayı başardı, takım arkadaşının puan alamadığı ilk 8 yarışlık periyodda 19 puan topladı ve şampiyonayı ilk yarının bitimine kadar 8.sırada götürdü. Fakat sonrasında gerek Alfa Romeo'nun yavaşlaması, gerek Kimi'nin performansının gerilemesi gibi sebeplerden ötürü sezonun 2.yarısında sadece 1 kez puan alarak (Brezilya'da 4. oldu) sezonu 12.sırada bitirdi. 2020 kariyerinin muhtemelen son sezonu olacak.

Kimi yaşına göre hiç fena değildi, ama bir kez daha 2.yarıda performansı düştü.


12- Daniil Kvyat

1 senelik bir aranın ardından dönen Kvyat hiç fena değildi. Her ne kadar Albon ve Gasly karşısında tecrübesini yeterince konuşturamasa bile "torpedo Kvyat dönemi bitti" dedirtmeyi başardı bize. Üstelik Almanya'da da 3.olmayı başararak takımını 11 sene sonra podyuma taşıdı. Kvyat 2020de de Toro Rosso'da (yeni adı ile Alpha Tauri) devam edecek, fakat 2021de kendisini ya Haas ya da Alfa Romeo'da göreceğimizi düşünüyorum.

Kvyat, sürpriz bir şekilde Almanya'da podyuma çıktı. Bu onun kariyerindeki 3. podyum.


13- Nico Hulkenberg

Hulkenberg kariyerinin şüphesiz ki en tuhaf sezonunu yaşadı. Renault'un gerilemesi ve Ricciardo'nun gelişi Hulkenberg'i olumsuz etkiledi ve gayet güzel başladığı sezonu, Renault'un Ocon ile anlaşması sonucu koltuksuz kalarak noktaladı. Üstelik Ricciardo'ya da net bir şekilde geçildi. Almanya'da yaptığı kaza ile de yine podyum şansını kaçırdı. Maalesef Hulkenberg'in kariyerinin sonuna geldik.

Hulkenberg, F1 tarihinin en büyük "what if" sorularından biri olarak veda ediyor gride.


14- Kevin Magnussen

Magnussen'in sezonunu tek kelimeyle açıklayacak olursak, şanssızlık deriz. Nitekim Magnussen bu sene hiç yavaş değildi, kamikazelik günlerinden de yavaş yavaş uzaklaştığını göstermeye başladı, fakat Haas'ın lastikleri 5-6 turda yemesi önde başladığı yarışları puansız bitirmesine sebebiyet verdi. Topladığı 20 puanın 14ünü ilk 5 yarışta alan Magnussen, sezonu yine de Grosjean'ın önünde bitirdi. Avusturya'da sıralamada 5.olması unutulmaz anlarından.

Magnussen'in sürüş olarak en iyi sezonlarındandı fakat Haas'ın rezilliği yüzünden tam göremedik bunu.


15- Pierre Gasly

Gasly sezonun en büyük hikayelerindendi. Red Bull'da sezona rezil başladı, takım arkadaşından tur yediği yarışlar oldu, çoğu zaman McLaren-Renault gibi daha yavaş araçları geçemedi. Marko'da sezon ortasında Toro Rosso'ya pasladı. Fakat Toro Rosso'da Kvyat'ı zorlanmadan yenen, arka arkaya puan alan, hatta karambolden faydalanıp Brezilya'da podyum alan bir Gasly vardı. Gasly 2020de bu formunu umarım korur, fakat kendisini bir daha Red Bull'da izleyeceğimizi sanmıyorum.

Gasly, Toro Rosso'da kendini buldu. Bakalım iyi performansı sürecek mi?


16- Antonio Giovinazzi

Gio sezonun hayal kırıklıklarından birisiydi maalesef. Alfa Romeo'nun hızlı olduğu ilk yarışlarda bir türlü arkalardan kurtulamadı, ilk puanını ancak 9.yarışta alabildi, yarışların çoğunda Kimi'den yavaştı. İkinci yarı biraz daha toparlandı ve Kimi'yi bir çok kez geride bıraktı fakat çok daha fazlası beklenen birisine göre yine de yetersiz. 2020'de bir şansı daha olacak, bunu değerlendirmeli.


Gio, biraz da İtalyan olmasının verdiği avantajla 2020de de yarışacak.


17- Romain Grosjean

Grosjean'ın sezonunu bir kelimeyle özetlerim: hayalet. Ne o kaza makinesi Grosjean vardı, ne de hızlanıp yukarılara çıkan Grosjean. Sezonu da sadece 8 puanla kapattı zaten. 2019 onun için unutulması gereken, bomboş bir sezon oldu bana sorarsanız. O da 2020de bir şansa daha sahip olanlardan.


Grosjean, 2020de ne yapacağını en çok merak ettiklerimden.


18- Lance Stroll

Sezonun muhtemelen en çok "neden" dedirteniydi. Sıralamalarda ciddi manada rezildi. Yarış performansı bir nebze daha iyi, zaten sadece 1 kez Q3 yapmasına rağmen 6 kez puan alarak bunu gösterdi Ama Perez'in yanından dahi geçmedi. Bir Ocon olmadığını ve asla olamayacağını iyice gördük. Stroll'ün 2020de de çok farklı olacağını düşünmüyorum.


Stroll'ün 2020de sıralama performansını geliştirmesi şart.


19- Robert Kubica

Kubica'nın geri dönüşü gerçekten beklentilerin altındaydı. Bunun bir diğer sebebi de aslında F1 tarihinin en kötü araçlarından birisini yapan Williams. Ama Kubica'nın da sıralamalarda çaylak takım arkadaşının 0-21 geride kalması ve ortalama yarım saniye yemesi kabul edilemez. Her ne kadar Williams'ın tek puanını alsa da Russell'a tek kelimeyle ezildi. Kubica test pilotu olarak halen katkı verebilir, fakat yarış kariyerinin sonuna geldik.


Kubica'nın dönüş denemesi, bir çok sebepten ötürü maalesef başarısız oldu.


No Data- George Russell

Russell'in geleceği olan bir pilot olduğu çok aşikar. Nitekim Albon-Norris gibi isimlerin karşısında ve daha ilk senesinde şampiyon olmuş birisi. Leclerc-Verstappen ikilisi kadar, hatta onlardan iyi olduğu dahi söyleniyor. Maalesef elimizde kendisini değerlendirecek hiç ama hiç bir veri yok. Macaristan'da az kalsın Q2'ye kalıyor olması ve Avusturya'da yaptığı çifte geçiş ise hatırlanacak anlarından.


Russell, F2'de yendiği rakiplerinden tur yemekle meşguldü bu sene. Kendisi için üzücü bir durum.


Böylece 2019 sezonunda yarışmış tüm pilotları ufaktan değerlendirmiş oluyoruz. 2019 sezon sonu rehberimiz en iyi yarışlar yazımız ile devam edecek. Bir aksilik olmazsa -ki finaller başlayana kadar olmayacak- yazı bu haftasonu gelir. O sırada bu sene dinlediğim en iyi şarkıları da burada paylaşacağım. Şimdilik hoşçakalın!